Diyarbakır’ın yazı, kışı, ilkbaharı, sonbaharı… Memleketimin her mevsiminin kendine özgü bir güzelliği var ama bu mevsim ayrı hissettirir. Tarihi ve yeniden modern yapılandırılmasıyla merak uyandırır.
Kültürel çeşitliliğiyle keşif isteği doğurur.
Doğasıyla ve yeşilliğiyle huzur verir.
Gastronomisiyle tadım heyecanı yaratır.
İnsanıyla sıcak ve samimi hissettirir.
Cemre toprağa, suya düştükten sonra başlanır klasik Diyarbakır turu yapılmaya.
Klasik deyip geçmek olmaz tabi.
Viyana’yı gezmek için 3 gün yeter ama Diyarbakır için yetmez.
Unutmayın, Diyarbakır dünyaya kapılarını açan bir şehir ne de olsa.
Ulu Camii’ne giderseniz şahit olursunuz;
En az 4-5 grupla oluşturulmuş kalabalığı,
Şehir dışından gelenlerin hayran dolu bakışlarını,
Korelileri, Japonları, Rusları, Avrupalıları ve ellerinden düşüremedikleri kameralarını.
Mesela;
Tarihi surlar boyunca yürürken zaman yolcuğunda gibi hissedersiniz.
Hevsel Bahçeleri’ne gittiğinizde gizli bir cennetle karşılaşırsınız.
Diyarbakır’ın en meşhur yemeklerinden biri olan ciğeri yerken, misafirperverliğin ne demek olduğunu Diyarbakır’da öğrenirsiniz.
Her adımınızda tarih, kültür ve doğa birleşir.
Bu mevsim Diyarbakır’ı güzelleştiren en özel zamanlardan biridir.
Uzun zamandır görüşülmeyen dostluklar bu noktada buluşur.
Baharın gelişiyle beraber en güzel muhabbetler on gözlüye karşı oturarak semaverdeki çay eşliğinde yapılır.
İşte o zaman hem baharın hem Diyarbakır’ın tadına varılmış olur.
Demek istediğim;
Bir başkadır benim memleketim.