“Nâgehan ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm / Ben dahi bile yapıldım taş ü toprak âresinde”.

Hacı Bayram-ı Velî
Mesudiye Medresesi, Artuklu Beyliğince 1198-1225 yılları arasında yaptırılır. Medresenin inşası hemen bitişiğindeki eski Mar Toma katedrali ve 1400 yıllık Camii Kebir’in yanıbaşında 1198'de Artuklu Meliki Ebu Muzaffer Sökmen döneminde başlanıp, 1225’te “Mevdud” lakabıyla anılan Melik Mes’ud zamanında tamamlanır. Tarihi kayıtlara göre Melik Sökmen’in medreseyi İslam’ın dört mezhebi üzerine eğitim vermek amacıyla yaptırdığı ifade edilir.
Medresenin planı Halepli Usta Cafer Bin Mahmud tarafından yapılır. Medresenin kitabesinden anlaşıldığı kadarıyla medresede tıp, fıkıh, fizik, matematik, biyoloji, kimya, edebiyat ve felsefe gibi dersler okutulur.
İki girişi olan medresenin girişlerinden biri Ulu camiinin kuzey bölümündeki içkaledeki yıkık Roma sarayından taşınıp camiye eklenen sütunlu avluya açılırken, asıl kapı ise medresenin kuzeyinde yer alan sokağa açılır. 
Kare plana sahip görkemli avlunun güneyinde biri büyük üç kemerli revak yer alır. Tümüyle bazalt kesme taşlarla ve iki kat şeklinde imar edilmiş bir yapıdır bu bölüm.
Yapının avlusundaki hemen camiden girilince soldaki duvarı taçlandıran mihrap bölümü öyle bir özelliğe sahiptir ki yapının en az kendisi kadar önemlidir. Mihrabın iki yanına yerleştirilmiş iki döner bazalt taş sütun kendi ekseni etrafında 360 derece dönerek binada meydana gelecek olası kayma veya çökmeyi tespit için konulmuştur. Ve halk arasında “deprem ölçer” olarak adlandırılmaktadır. Tam sekiz yüz yıldır aynı işlevini aksamadan sürdürmektedir.
Medrese uzunca bir süre şehrin muhteşem, bir milyon kırk bin ciltlik kütüphanesinin bir bölümüne de ev sahipliği yapmıştır.
Bir dönem “Tıp tarihi enstitüsü” olarak da işlev gören mekân, zaman zaman avlusunda edebiyat söyleşileri ile konuklar ağırlarken; şimdilerde Kültür Bakanlığının el yazması eserlerinin tıpkı basımlarına teşhir ve satış mekanı olmakla birlikte üst katı da araştırmacılara açık olarak işlevlendirilmiş.

Böylesine önemli ve sekizyüz yıllık bir prestij mekânının asli kapısının uzun zamandır kapalı tutulup kapısının aleni çöplüğe dönmüş olması ve yetmezmiş gibi sokağın çöplerinin toplandığı koca çöp torbasının da adeta sokağın çöp toplanma alanı gibi kapıya asılmasının utancının paydaşı kim(ler) acaba!
İşte tarihe, kimliğe, kültüre, kültür mirasına duyarlı olma ya da olmamanın bir ölçütü daha. Hani on yıldır UNESCO’nun tarihi ve kültürel miras kalıcı listesindeyiz ya! İnanın bazen “hak ediyor muyuz?” diye de kendime sormadan edemiyorum. 
Bu kadar çok! kültürel miras ve turizm değerlerinden söz ediliyor ya! Valilik, belediye ve sivil toplum kuruluşları sürekli kentin turizm potansiyelinden dem vuruyor ya!
Açık ve net ifade edeyim; karar verici büyük çoğunluk bu değerlerin farkında bile değil! Olsaydılar bu bir tek örnek gibi duran, ama tek olmayıp onlarcası bu halde olan eserin farkında olurlar ve gereğini yaparlardı…
Biz de yazmak ve uyarmak zorunda kalmazdık…